Öznelgerçeklik ise hayatımızın ta kendisidir.
1. Üvertür – Açış Konuşması
Hayat yeni bir güne başlama isteğini bile yokedebilecek kadar sıkıcı. İki nokta arasında sıkışmış doğru denen o mürekkebimsi sıvıyı çizdiğimde kaderimin bu olacağını bilmem olanaksızdı. Kurtuluşun artık şişenin dibinde olmadığını çok iyi biliyorum; ama cesetlerin ve kusmukların büyük bir yer tuttuğu bu lanet dünyada iki üç kaçış yolu var ve bu yollar da şişenin kapağına giden yolla kesinlikle kesişiyor. Tıpkı dün gece olduğu gibi.. Dün! Hızla kafamı, sağımı ve solumu yokluyorum. Kahretsin! Kafamda koca bir şiş var, ayrıca ceketimin bir kolu da yok. Dolayısıyla ilginç salaklıkta bir görüntü yaydığımı henüz farkediyorum. Sanırım içtikten sonra yine boş şişeleri birbirimizin kafasında kırma oyununu oynamış olmalıyız. İyi de ceketin kolunun bununla ne ilgisi var? Soru alkolün tıkadığı beyin damarlarını açma uğraşı içerisine girerken Okült’e yaklaştığımı fark ediyorum. İşte karşımda koca bir orman ve üzerinden geçen koca bir yol! Mimari olarak son 2000 yılın tüm akımlarını yansıtan binalar ve tepemde neden hala orada olduğunu çözemediğim bir güneş (belki de tanrının açık unuttuğu lambasıdır). Herneyse, oldukça kızgın görünüyor ve ben ona sakinleşmesi gerektiğini söyleyebilecek bir konumda değilim…
Fi tarihinin ortalarındaydı sanırım. Lanet yol henüz bitirilmiş, Okült 2. kez yıkıma uğramıştı. Dek-tör IV. Hasan de Foltan’ın yıkımdan sonra atanmasıyla bu ‘kapı uzmanı’ birlikleri oluşturulmuş ve ellerine tuhaf yetki ve sorumluluklar, tabi bir de bu yetkileri tam olarak anlayamasınlar diye hatalı eğitim verilmişti. Şu anda diyalogda bulunduğum onların V. kuşaktan torunu olamalı.
– “Kimlik! Kimliğini ver!”
Tartışmanın anlamsızlığı, karşımdakinin anlamsızlığının önüne geçiyor. Kimliğimi uzatmamla elimden kapması bir oluyor.
– “Hey, bunun Periot 8/17. kontrolünü yaptırmamışsın. Hem resim de sana hiç benzemiyor: Resmin saçı uzun.”
Ben de altından ne çıkacak diye merak ediyordum. Bu müthiş tespit karşısında dehşete düşmem gerekirdi ama…
– “Resimlerin saçlarını kestirebilme yetenekleri tam olarak gelişmemiştir. Ayrıca kartı ters tutuyorsun, çevirirsen sorun hallolacaktır.” Telepati yoluyla ulaşmasını umduğum, soyu ve sopu hakkındaki özgün düşüncelerimi soyutlamaya giriştiğim sırada karşıma birden bire ‘az-çavuş’ ve küçük bir uzman tümeni çıkıveriyor. ‘Az-çavuş’ kara gözlükleri, uçaksavar modeli şapkası koyu renk uniforması, bir kaç rütbe çizgisi, önemsiz vukuatlarından onurlandırıldığı madalyaları, elinde elektrik copu ve ayağında mahmuzlu çizmeleriyle, sesi emretmeye alışkın bir tonda soruyor:
– “ID Numaran ?”
Sesim emredilmeye alışkın olmayan birinin sesi tonunda:

Ben söylerken o da parmaklarıyla söylediğim zırvalıkları karşılaştırıyor. Tam tatmin olduğunu düşündüğüm anda az-çavuş atılıyor:
– “Parmağını şu kırmızı noktaya bas!” Elinde nere(sin)den çık(art)tığı belli olmayan tuhaf bir alet var. Mırıltıyla “Keşke semt-traleybüsleriyle gelseydim” diyorum, kendi kendime lanetler okuyarak ve semt traleybüslerinin kaldırıldığını unutarak. Parmağımı sinirli bir şekilde kırmızı noktaya uzatırken, elinde uzun namlulu bir tüfek olduğu halde içeriye salına salına giren ‘ül-kinci*’ye takılıyor gözüm. Kısa kesilmiş saçları, dairesel bir görüntü çizen sakalları, sarkık bıyıkları, her tür estetik kaygıdan uzak çuval türü kesilmiş pantolonuyla birlikte iğrenç bir armonyak çizen lastik ayakkabıları belindeki fişeklikle rahatsız edici bir zıtlık oluşturma çabası içerisinde. Elindeki uzun namlu tamamiyle tehditkar. Cebinden pimi görünen bomba ise ürkütücü… Parmağım kırmızı noktaya değdiği anda titremeye başlıyor. Titreme yavaş yavaş bana da bulaşırken beyin kıvrımlarının içinde büyüyen sinirim boşalıyor :
– “Bana bakın, benimle zaman kaybedeceğinize, şu elinde silahla içeriye gireni bir araştırsanız diyorum. Stupind’den çok kiralık katile benziyor!”
Yanıt beklediğimden de sert:
– “Biz ona karışamayız. Özel ‘Saf-ety’ kartı var. Hem bundan sana ne? Bugün için içeriye kabul edildin, ona dua et. ”Gerçekten de aletin bilmem neresindeki bir ışık içeriye girebileceğini söylüyor. Ben de hiddetle kartımı alıp ‘oto-dur’ yapmaya çalışan insanların yanına doğru ilerliyorum. İçlerinde Okült’e yeni kaydolmuş olanların da varlığını farkettiğim anda onları uyarmak için bağırıyorum. Ağzımdan fırlayan sözcük bir fren sesiyle bana geri dönüyor. Geç kaldığımı, fren sesinden sonra duyduğum bir insanın uçuş (ve düşüş) sesi anlatıyor. Uçan (ve düşen) kişi, kol ve bacak kemiklerinden bazılarının kırılmış olduğu yüzünden de okunabilen genç bir tip. Oldukça kötü görünmesini, darmadağın olmuş suratından akan kan ve kırık burnu sağlıyor. Yaklaşıyorum:
– “Boktan bir gün ahbap, senin için yapabileceğim bir şey var mı?” Bu arada çocuğu bu hale sokan araba büyük gürültüler çıkararak toz oluyor.
– “Yapabileceğin şey…” zorlukla nefes alıp veriyor. “Bana oto-dur fikrini aklıma sokan…” Birkaç dişi bir miktar kanla beraber gömleğinin üstüne dökülüyor. “O… çocuğunu bulup öldürmek…” Bir şeyler söylemem gerektiğini düşünüyorum:
– “Hepsi bu kadar da kötü değildir.” diye mırıldanıyorum. “En azından binde bir kadarı.”
O anda yanımızda beliren ‘am-bülan’dan inen iki adet goril , çocuğu yaka paça tutup bir çuval gibi arabanın içine fırlattıktan sonra geldikleri gibi, adeta ışın hızıyla gidiyorlar. Bir sigara yakarak uçarcasına giden ‘am-bülan’ın ardından, ufukta bir nokta oluncaya kadar bakıyorum: “Sanırım cehenneme gidiyorlar ” düşüncesiyle.
3. Ağaçlı Yol
Biraz önceki arabanın hışmından kaçabilenler ya da hafif yaralananlar oto-dur yapmaya devam ederken, bu gereksiz cesaret gösterisine seyirci kalarak, beş kişiyle birlikte uzun yeşil ağaçları olan yürüme yoluna dalıyorum.
Birlikte yürüdüğüm grup (buralarda birlikte yürümek önemlidir, çünkü insanın başına ne geleceği hiç belli olmaz) kulaklığını dinleyen bir uzunsaç, gevezelik eden iki genç stupind ve bir çiftten oluşuyordu. Çift, temkinli olmasına karşın konuşan gençlerle kulaklıklı uzunsaç büyük bir gaflet içinde olduğunun bilincinde değilmiş gibi gözüküyordu. Tabi bu salakça tahlilleri yapan ben-deniz de, düşüncelere dalmış bir görünümdeyken, kulağıma gelen bir vızıltı uzunsaçlı çocuğun kafasında patlıyordu. Saat 9:12-19:44 arası birşeyler olmalı, yani at-kestanelerinin düşme saati. Birkaç vızıltı etrafımda patlarken kafama baretimi geçiriyorum. Diğerleri hızla güvenli bir yer arayışına girerken, uzunsaçlının yanına koşturuyorum. Kafasına yapışıp kanamaya neden olan at kestanesiyle birlikte yüzünde beliren acılı ifade içimde kusma isteği doğursa da kendime hakim oluyorum. Çevremdeki tehlikeli yağmura aldırmadan soğukkanlı düşünerek elime geçirdiğim koca bir odunla beraber kendimi otobana atıp oradan geçmekte olan bir arabanın ön camını indiriyorum. Gereksiz şiddet gösterilerinden nefret etsem de başka türlü kesinlikle durmayacaklarını bildiğim için kendimi hemen bağışlıyorum. Bu arada arabayı kullanan, yüzüme ve bittabi elimdeki oduna anlamsız gözlerle bakan stupind’den bizi hemen Madiko’ya götürmesimi rica ediyorum. Kibar yaklaşımım ve elimde duran odunu kullanmamdaki ustalığım onu etkilemiş olacak ki beni kıramayacağını söyleyerek yaralı stupind’i arka koltuğa taşımama yardım ediyor. Bu yardımseverliği neredeyse gözlerimi yaşartıyor. Yarık bir kafayla arabayı kullanamayacağı düşüncesini kafamdan uzak tutmaya çalışıyorum yol alırken…
4. Merkezi ADİtasyon KOşullandırması (MADİKO)
Sağlık hizmetleri verdiğini iddia eden bu yere vardığımızda yaralının kafasına sardığım fanilanın koyu kırmızı bir renk aldığının bilincindeyim. Hemen girişteki “DANIŞMA!” yazan yere koşuyorum:
– “Her ne kadar danışmamam konusunda hemfikir olmasak da çok acil bir durum sözkonusu. Yanımda çok kan kaybeden bir yaralı var. Lütfen acele edin.” ‘Danışma’ görevlisi önündeki lüzumsuz işleriyle kafasını bile kaldıramayacak derecede meşgul:
– “Dosyası var mı? Adı ne?”
– “Nereden bileyim!” diye haykırıyorum. Bir an için kafasını kaldırıyor. “Kanı dosya yardımıyla mı durdurmayı düşünüyorsunuz?” Tam onu etkilediğimi düşünürken suratıma çarpan yüksek dereceli ses tonu yanıldığımı gösteriyor.
– “Siz de kim oluyorsunuz. Aranızda herhangi bir kan bağı olmadığına bahse girerim.” Sakin olmaya çalışarak ve odunumu dışarıda bıraktığımı hatırlayarak :
– “İsterseniz ikinizi kan kardeşi yapabilirim. Acele edecek misiniz siz?” Sesim sakin olduğu kadar bir o kadar da tehdit dolu olduğu halde kılı bile kıpırdamıyor.
– “İmkansız. Yüce ‘Kok-tor’ hazretleri kahvaltıdalar ve emin olun rahatsız edilmekten de hiç hoşlanmazlar.” Kendime hakim olamıyorum artık:
– “Hepinize lanet olsun!” diyorum. Yakınlardan temin ettiğim iri ve metal çöp bidonuna işaret ederek
– “Hemen Kok-tor hazretlerini çağırın yoksa…” Kadının yüzü hafifçe geriliyor. Gözlüğünün altından gördüğüm gözlerinden biri seğirmeye başlarken:
– “ Pekala “ diyor. “Bunu siz istediniz.”
Önündeki panelde bulunan bir düğmeye bastığında kesinlikle ‘kok-tor’ları çağırmadığını anlıyorum. Koridorların birinden üzerime doğru gelen özel ‘Saf-ety’ birimini gördüğümde elimdeki çöp bidonunu üstlerine doğru savurup tabanları yağlıyorum. Kapıdan fırlar fırlamaz bir anlık tereddütten sonra beni doğruca ormanın içine götürecek olan yola atlıyorum. Arkamdakiler, tahmin ettiğim gibi, orman fikrinden pek memnun olmamışlar ki ormanın girişine kadar beni takip edip sonra da geri dönüyorlar. Ormanın içinde koşmam sağlığım için de iyi, özellikle elektrik-şok tedavisine maruz kalmaktan daha iyi, en azından şimdilik…
5.ORMAN
Çok garip, orman ben dahil herkesin çekindiği bir yer olmasına karşın, yaklaşık bir saattir oldukça huzurlu bir tempoda yürüyorum. Görevliler ben ormana girdiğimde takip etmekten vazgeçmişlerdi: burada kaybolup öleceğimi düşünmüş olacaklar. Kaybolmak! Kahretsin! Gerçekten de nereye gittiğimi bilmiyorum. Kesinlikle kayboldum! Kaybolma düşüncesi tedirginlik yerine garip bir şekilde rahatlık veriyor. Yıllar öncesinde bir anı defterinden okuduğum yazıları hatırlıyorum: “Kaybolmak, belki de hayatın anlamı. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Yiyeceğim belki bir gün idare eder, suyum ise ancak iki gün; ama yine de korkmuyorum. Çünkü o aralıktayım ben, yani ‘Araf’ta. Ne yarın var ne de bugün. Her şey sonsuz bir gökkuşağından görünen geçmiş gibi buğulu ve soluk. Kaybolmak, (o kelimeyi duymak istemesem de) ölüme giden bir yol olmasına karşın aslında kurtuluşa giden tek yol gibi geliyor. Evet, belki de kendi kendimi öldürmekten korktuğum için kasıtlı olarak kaybolmuş olabilirim. Ancak bunlar önemsiz ayrıntılar gibi görünüyor şu an. Hayatın anlamsızlığı hayattan koparak bir anlam kazanıyormuş demek. Herneyse artık yürümeye başlamalıyım. Yürümeli ve kaybolmanın güzelliğini Araf’ımın sınırlarında tatmalıyım”
Bu onun son günlerde yazdıklarıydı. “Acaba ben de kurtulmak için mi bu lanet ormana daldım, bilmeden intihar mı ediyorum? Peki ben ne halt ediyorum?” gibi sorunsallarla boğuşurken açıklığa çıktığımı ve kafamı demirden yapılmış sert bir şeye vurduğumu fark ediyorum. Tosladığım nesneye bakıyorum anlamsızca. Bu, gerilere doğru uzanan binlerce tabeladan sadece birinin direğiymiş. Neyse ki “Dorm’lar bölgesine” girdiğimi anlamak için tüm tabelalara kafa atmam gerekmiyordu. Hala dönmekte olan başımda uçuşan yıldızlar beni yıllar öncesine götürüyor…
6. DORM’LAR BÖLGESİ
“… Tepede yükselen binalara doğru yaklaştığınızda karşınıza çıkan onbinlerce tabela şaşırmamalıdır sizi; onbinlerce diyorum, çünkü değil bunları okuyabilmek, sayabilmek imkansızdır. Deneyenler çıkmadı değil, hatta Okült’e 26 yılını veren biri bunların tam 21546 tanesini çıldırmadan okuyabilmeyi başarmıştı. Yine de tuhaf bir kural, belki de ne olduğunu hiç bir zaman öğrenemeyeceğimiz bir kural yüzünden yurttan atılmaktan da kurtulamamıştı. Tabelaların yüzleri paskalya adasındaki o acayip hayaller gibi bir yöne dönüktür ve heybetleri tartışılmaz. Onlarla bir gün karşılaşırsan korkmamalısın, yalnızca insan beyninin neler yapabileceğini ve neler yapmaması gerektiğini duyumsamalısın. Unutma, tabelalar sonsuza dek gidiyor gibi görünür, ama mutlaka bir sonu vardır. Eğer o sonu bulursan tanrıyı da bulmuş olursun…”
Bu uzaktan gelen sesin sahibini hatırlamaya çalışıyorum. Sanırım 14 yıl boyunca Dorm’da yaşamayı başarabilen ender kişilerden biriydi ve hep hikayeler anlatırdı bize. 8-9 yıl kadar önceydi sanırım, Okült’e ilk geldiğim yıllar, buralara gelebilmek bizim gibi çaylaklar için ütopik bir görünüme sahipti, ancak eskilerin anlattıklarıyla Okült’ün sınırlarını ya da sınırsızlığını hayal edebilirdik. “…Kuzeydoğu tarafındaki vahşi hayvanların yaşadığı ormanlık bölgede eski komüncülerin yaşadığı söylenir. Uzun çok uzun zaman önce o tarafları keşfe çıkan bir grup komüncü bir daha geri dönmemiş. Onların ters bir evrim süreci geçirerek taş devrindeki atalarınınkine benzer bir hayat benimsedikleri söylenir. Hatta bununla ilgili bir efsane bile vardır: Yıllar önce burada düzenlenen bir sempozyuma çeşitli ülkelerden gelen antropologlar onları incelemek istemişler, ne var ki ordaki hayata kendilerini kaptırmışlar ve birlikte yaşamaya başlamışlar… Soyu tükenen bazı hayvanların da onlarla birlikte mutlu bir hayat sürdükleri söylenir…”
Bunlar güzel, gizemli ve heyecan verici hikayelerdi. İlk gelenlerin kurdukları hayal hep o uzak yerlere gitmekle ilgiliydi, tabi III. ve son yıkımdan önce. Bunlar artık hayallerde, hayaller de geçmişte kaldı. Ben ki buraya 10 yılımı vermeme rağmen ‘dorm’lar bölgesine henüz ulaşabildim – o da tamamen raslantı eseri. Kimbilir belki de bir onyıl sonra da o sözü edilen komüncülerin köyüne ulaşabilirim – tabi o zamana kadar şutlanmazsam…
7. “Beş Farklı Yol”
Önümdeki, gökyüzünü görmemi engelleyen sonsuzluk tarlasına ekilmiş dikenler gibi lanet bir şekilde uzanan tabelalardan kurtulmaya çalışıyorum, bir yandan da bazılarını okuyorum: “Dikkat! Dorm’lar Bölgesi, İşi olmayan giremez”, “Sigara İçilmez!”, “İskambil oynamak Yasaktır !”, “İçki içmek tehlikelidir – yanıcı madde!”, “ Spor Yapılamaz!”, “Mayın tarlasına 200m”, “Klarnet çalmak yasaktır !”, “Pazartesi ve Cuma günleri dışında ziyaretçi kabul etmek yasaktır!”, “Mayın tarlasına 100m”, “Salı, Çarşamba ve Perşembe ziyaretçi günüdür, diğer günlerde ziyaretçi kabul edilmez!”, “Mayın tarlasına 50m”, “Cumartesi ve Pazar tatil günüdür, kimsenin gelmesi yasaktır, gelenlerin üzerine ateş açılır”, “Mayın tarlasına hoşgeldiniz!” yazılı. Ne?! Mayın tarlası mı?
Okumaktan tırlatmak daha mantıklı bir yol gibi görünürken mayın tarlasına girdiğimi fark ediyorum – ne büyük bir zeka! Korka korka geri dönmeye çalışıp ormana ulaştığım anda derin bir nefes alıyorum. Önümde küçücük bir keçi yolu var. Yıllar önce tilkiler ve kurtlar için hazırlanmış olan tuzaklara basmamaya dikkat ederek ilerliyorum. Ağaçlar çok sık ve çok uzun. Yaprakları öylesine gür ki güneş ancak küçük aralıklardan geçerek size ulaşabiliyor. Bir daldan küçük bir kuş sesleniyor. Bir çalıdan bir tilki görünüveriyor belli belirsiz. İçim yine huzur doluyor. Özellikle o kahrolası tabelalardan kurtulduğum için çok mutluyum, çıldırmanın eşiğine gelmiştim. Boşuna dememiş Lao-Tzu “Beş renk insanın gözünü kör eder, beş ses kulağı sağırlaştırır, beş çeşit tat insanın ağzını bozar.”* diye . Şunu da ekleyebilirdi eğer ölmemiş olsaydı, “beş tabela insanı çıldırtır” Bunları düşünürken Lao-Tzu’ yu görüyorum sanki, gülümsüyor: “beş farklı yol insanı şaşırtır” diyor. Ben de gülmeye başlıyorum şimdi kahkahalarla, çünkü karşımda beş farklı yöne giden patikalar var.
Hangi yoldan gitmemem konusunda karar verneye çalışırken lanet yollar en ufak ipucunu bile benden esirgiyor. Gözüme en kötü görüneni seçip yola devam ediyorum. Ağaçlardan süzülürek inen güneş ışığı, tatlı tatlı esen bir rüzgar ve yanımdan geçen kuşların, böceklerin tıkırtıları ‘Mutluluk nerede?’ sorusunu sordurtmadan edemiyor. Lanet yaşantımı düşünüyorum, yarattığımız sanal hayatların içerisinde debelenişlerimizi… Bir damla mutluluğu üzüm suyunu damıtarak elde edişimizi… Veya sahte güneşlerde yetiştirdiğimiz bitkilerden çıkartacağımız dumanların içinde kaybolmaya çalışmalarımızı. Bir yerde büyük bir yanlış yaptık ama… Neyse.
Bir, birbuçuk saat kadar yürüdükten sonra yakınlardan gelen minik bir akarsuyun şırıltısı beni karşılıyor. Suyu takip ederek tahmin ettiğim gibi yarım saat sonra ormandan Okült’ün kuzey-batı tarafına çıkıyorum. Su beni doğruca spor komplekslerinin olduğu bölgeye götürüyor…
8. SPOR KOMPLEXLERİ
Bir sigara yaktığımda saatin 13:00’e yaklaşmakta olduğunu fark ediyorum. Biraz acele edersem yemeğe yetişebilirim düşüncesi koşmama neden oluyor. Eskiden plaj voleybolu için yapılmış, fakat şimdi plaj olarak kullanılan alanda güneşlenen kızlı erkekli bir grubun yanından geçerken kimin daha salak olduğu sorusu geliyor aklıma: “Bırak denizi, en ufak bir su birikintisinin bile olmadığı, tanrının unuttuğu bu lanet yere voleybol oynamak için sahte bir plaj yapmak mı daha büyük salaklık, yoksa burayı gerçek bir plaj sanıp güneşlenmek mi?”
Çimlerinin üzerinde “Çimlere basmak yasaktır!” levhaları bulunan futbol sahasının içinde top oynamaya çalışanlarla görevlilerin arasındaki tartışmaya aldırmadan yürüyorum ve her nedense üzerinde “Parkelere basmak yasaktır!” yazısının bulunmadığı spor binasına giriyorum. Çabucak soyunup kendimi duşun altına attığım andan itibaren iki dakika geçmiyor ki o da ne? İki adet izban-dut gibi herif gayet sakin bir şekilde gelip suyu kesiyorlar. Sabunlu gözlerimi havluyla kurulayıp ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorum. İki çift göz henüz anlamını çözemediğim bir ifadeyle suratıma bakıyor.
– “İyi eğlenceler dostum. Ne o, yoksa eğlenmiyor muydun?” Bir an duraksıyorum ve nihayet karşımdaki ilkel mahlukatlardan birinin konuşmuş olduğunu anlıyorum.
– “Evrim aşamalarından ‘Pek-iyi’ ile geçmişsin Cro-Magnon1 dostum. Espri yapma kabiliyetinin bile olduğu söylenebilir” diyorum gülümseyerek. Fakat diğeri biraz daha ilkel , sanırım Erectus2 türünün bir üyesi..
– “Yürüyerek mi çıkmak istersin uçarak mı?” Anlayabildiğim kadarıyla bunlar türlerinin en gelişmiş örnekleri. “Yeni ‘uygul-ama’ dan haberin yok galiba.” Heceleyerek “Duş-ta 2 dk’dan faz-la kal-mak ya-sak-tır! Yok-sa su-lar ke-si-le-cek-tir ! Kural 17842’ nin d bendi. Tamam mı?”
– “Oldukça akıcı bir diksiyonun var ahbap, neden spiker olmuyorsun?” diye sırıtıyorum. 2m’lik boy ve enleriyle pek de sevimli görünüyorlar, bıcı bıcı… Neyse ki onları sinirlendirmenin pek de iyi olmadığını çabucak idrak ediyorum:
– “Pekala dostlar. Madem Okült benim yüzümden zor durumda kalıyor o halde bir saniye bile durmam. Havlumu uzatır mısınız, teşekkürler.”
Yarım kalan duş sinirlerimi iyice geriyor. İlkel hemcinslerimin değerli akrabaları hakkındaki kötü düşüncelerimi bir yana iterek tıkınhane’ye doğru yollanıyorum..
9.TIKINHANE
Benimle birlikte 5-6 kişi yemek kuyruğuna girdiği anda saat 1:38’i gösteriyor. Bundan sonra gelenler kuyruğa giremeyecek. Zilin çalmasıyla kuyruk uygun adım ilerliyor. O anda ardımdan gelen tanıdık olduğunu sandığım bir harf grubu beni selamladığını vurguluyor : “Merhaba!”
Dönüyorum, “Hayat nasıl?” diye soruyor. Yanıtlıyorum: “Karbon kağıdını saymazsak çok farklı değil.” Karşımda her zaman karşılaşabileceğim herhangi yüzlülerden biri. Muhtemelen bir yerlerden tanışıyoruzdur. Elindeki kitaba ilişiyor gözüm.
– “Voris Bian’ın Günlerin Köpürttüğü’nü okuyorsun ha ?”
– “Yok canım. 3 yıl önce okumuştum. Bunu yeni cildi ve baskısı için aldım. Böylece kolleksiyonum 52 kitaplık ‘Voris Bian bölümünü tamamlanmış oldu.”
– “Aman ne iyi.” 52 tane , aynı kitabın değişik ciltlerinin oluşturduğu tuhaf bir kolleksiyonculuk anlayışı daha. Frederick Clegg’i garipsemek yersiz. Duvarlara ilişiyor gözüm. Yazılar, yazılar…“Party Tonight” Partinin adının mı yoksa zamanının mı ‘bu gece’ olduğuna karar veremiyorum. Diğer ilanlara bakıyorum ağır ağır ilerlerken, “Satılık Röpdöşambr”, “Satılık koltuk takımı”, “Kiralık Katil”, “Satılık ev ve araba”, “Kiralık eş” ilanları, reklamlar vs. Araya ilştirilmiş bir de eylem çağrısı var bugüne tarihli. Neye karşı yapılacağını anlayamadan kuyrukla beraber yemeğin dağıtıldığı yere geliyorum. Gelmemle de kendimden geçmem bir oluyor. Çorba dağıtıcısı, çorba yerine şişmiş bir kediyi kaldırıyor elindeki kepçenin de yardımıyla.** Kedinin gözlerinden ve kütlesinden muhtemelen çorbanın içinde boğulmuş olduğu anlaşılıyor. Birçok kişi dayanamayıp kusuyor. Bazıları baygınlık geçirirken akıllı birkaç kişiyle birlikte kendimizi dışarıya atıyoruz. Bugün de açız galiba…
10. Kütükhane ve Terslikler
Yemek yemediğim için kazandığım süre içinde biraz oyalanabilirim düşüncesi(zliği)yle, kütükhane’ye uğramam konusunda ısrar eden, belimdeki çantada taşıdığım kitabı unutuyordum az daha. Hemen binaya dalıp ‘sek-ter’lerden birine yaklaşıyorum. Kitabı göstererek:
– “Merhaba, şu kitabın süresini birkaç periyod daha uzatmak istiyorum.” Bakışları beni ümitlendiriyor: “Tabi mümkünse”
– “Tam olarak kaç periyod uzatmak istiyorsunuz.” Kitabın kapağını kaldırıyor. “Hımmm, bunun süresini 1 dk 14 sn kadar geçirmişsiniz. Sanırım kitabı iade etmeniz gerekecek. “Önüme sürülen kitap tartışmanın işlerliği konusundaki sakıncaları dile getiriyor: “Okült’te mantık işlemez!” Buraya geldiğim ilk yıldan beri hep karşımda olan (belki de tek) kural. Kitabı alıp iade bölümüne doğru yollandığım anda derse geç kalabilirim düşüncesi ağırlık kazanıyor. Tersliklere doğru yöneliyorum. Ders sanırım Terslik 13A’daydı. Tabi bu buluşum derse yetişmeme yardımcı olmuyor. Dersin başlaması gereken saatten 11 dk önce gelmeme karşın piröf 11 dk 33 sn önce gelmiş olmalı ki koridorun başından beni görür görmez kapıyı hızla kapatıp kilitlemeye başlıyor. Attığım depar ancak son kilit şakırtısını duymamı sağlıyor. Adi herif bu gidişle beni devamsızlıktan bırakacak. Ne yapmam gerektiğini düşünerek zaman öldürürken içeriden sınav sonuçlarının açıklandığı anlaşılıyor. Salakça bir heyecan içinde sırıtırken açıklanan notum, kendimi Bok veya genel deyişle Tezek Hanım gibi hissetmeme neden oluyor. Sınıfın %89’u gibi ben de ZZ almışım. Kör’v eğrisine göre %10’u YZ almış, %1’i de XY. %1’den olmayan tezeklerden biri kalkıp itiraz ediyor. “Tüm sorularım doğru gibi göründüğü halde neden ZZ aldım çok merak ediyorum. Başıma ilk defa böyle bir şey geliyor, kağıdımı görüp mümkünse itiraz etmek istiyorum.” Başına ilk kez böyle bir şey geliyormuş. Yağcı herif, elbetteki bu son olmayacak. İçeriden piröf’ün kalın sesi geliyor: “Hiç bir stupind kağıdını göremez. Hem kağıtlar değerlendirildikten sonra bir kaç kopyası çıkartılarak ‘ilgili’ yerlere gönderilir. Bu yerlerden de kağıdın çıktığı görülmüş şey değildir. Madem ilk kez bu notu alıyorsun söyliyeyim: Sınav kağıdına çizdiğin böceklerin bacak sayısı eksik çıkmıştır. Bu da ZZ demektir…” Artık dinlemiyorum. Biyolojiyle ilintili olan sözü geçen bu böceğin acaba sayısal bir dersle ne gibi bir ilgisi olabileceği kafamda girdaplar yaratıyor. Girdaplar bu dersi ‘düşünmem’ gerektiğini vurguluyor. Ve ben de derhal ‘öğütcü’mün odasına yöneliyorum. İçimde bunu başarabileceğimi söyleyen minik bir vızıltı var. Öyle bir vızıltı ki milyarda bir rastlanan cinsten bir şey.
11. ŞATO – BEYAZ SARAY
Bay K.’dan günümüze dek varlığını koruyabilen yapılardan birisidir bu lanet bina. İçine ilk kez girdiğim ve ilk kez kaybolduğum günü çok iyi hatırlıyorum.
“…Orası, büyük bir tepenin üzerine kurulmuş, sisler ve kara bulutlar içine hapsolan, yalnızca çakan şimşeklerin aydınlattığı, tarihöncesi çağlardan kalma bir şatoya kesinlikle benzemez. Aksine, bakınca insanı rahatlatsın diye gayret gösterilerek yapılmış bir mimariye sahip. Ama onu ‘şato’ yapan görünüşü değil içinden yayılan tedirgin edici sesler ve berbat kokular… ve elbette ki içindeki yaratıklar. Evet, yaratık dedim; ancak içinde doğa-üstü ya da doğa-ötesi varlıklar yok, bilakis ‘doğa-altı’ yaratıklar var. Doğa-altı, yani doğanın bağrından çıkıp geldiği halde ona ihanet eden, onu mahvetmeye çalışan alt-mahlukların yaşam yeri. Lanet bir labirenti andıran koridorları, içinden iğrenç kokuların yayıldığı -çürümüş kağıt kokusundan daha ürkütücü ne olabilir ki, bir cesetinki mi?- mahzenleri ile yaratıkların cezalarını çektikleri bir çeşit hapishane. Onlar, sonsuzluğun bize göre küçük, onlara göre en az sonsuzluk kadar uzun sayılan bir zamanında yaşamaya mahkum edildiler. Yaşamak, ama bir ceset gibi huzursuz, kabus dolu…”
Bu öcü masalı efsanesinin bahsettiği yeri anlayabilmem için önce Bay K.’nın şatosunu tanımam gerekmişti. Onun şatosunu tanımak, onu yaşamak ve içimde hissetmek.
Artık bir bataklığı andıran, yılların ötesinden gelen o sesin anlattığı havuzu geçip eskiden güzel görünen fakat şimdi kararmaya yüz tutmuş tuğlaların ördüğü binaya yaklaşıyorum. Kapıdan içeri dalıp önümde uzanıp giden koridorlardan birinde soğukkanlı bir şekilde yürümeye başlıyorum. İçeride bulunan ve tam olarak nereye aktığı belli olmayan koridorlardan hızlıca akan binlerce ‘memoryas’ bir karınca yuvası kargaşasıyla biryerlere birtakım dosyalar yetiştirme eğilimi içerisindeler. Oda numaralarına çaktırmadan göz atarken yanımdan geçenlere aldırmamaya gayret ediyorum. Çünkü dikkat çekmezsem burada uzun bir süre kalabilir ve işimi de görebilirim. İşte karşımdaki numara benim ‘öğütçü’mün numarasıyla aynı. Tam vurmak için kapıya uzandığımda kapı açılıveriyor. Oda ne? Karşımda Bn. Tezek ve Okült’ün malum sosyal aktivistlerinin bilmemne kurullarının ileri gelen yalakaları. Muhtemelen yalaşma işlemlerini konuşurlarken damladığım için benden nefret etmişlerdir. Zaten suratıma kapanan kapı da bunu doğruluyor. Beynimde çakan şimşeğin bununla ilgisinin olmadığı açık çünkü kapı kafama çarptı. Çarpmanın sesi etrafımdakileri bir an için ürküttüyse de hummalı işlerine devam etmeleri büyük bir şans. Kafamı tutmuş artık bittiğimi düşünürken ilerki koridorlardan birinde öğütçü’mü gördüğümü sanıyorum. Umarım hayal değildir diyerek hızla ardına düşüyorum: Yine odasını değiştirmişler, bu numarayı sık yaparlar, amaç belli stupindleri daha çok uğraştırmak. Birbirini kesen onlarca koridorun arasında onu kaybetmemek için büyük çaba harcıyorum ama nafile. Nihayet onu kaybettiğimi kabul eden bir görüntü içindeyken ellerinde kocaman dosyalar taşıyan bir ‘memoryas’ şiddetle bana çarpıyor. Çarpışmanın şiddeti zemini kucaklamama neden olurken, o istifini bozmadan yoluna devam ediyor. Yanımdan vızır vızır geçen memoryas’lardan sakınarak kalkmaya çalışıyorum. Tam ayağa kalktığım anda tapınak fahişelerinden birinin elinde uzunca bir kırbaç olduğu halde üzerime doğru geldiğini farkediyorum. Hemen en yakınımdaki kapıdan içeri dalıp kendimi şimdilik emniyete alıyorum. Tabi bu arada kafamı karanlığın da yardımıyla raf gibi bir şeylere toslamam nerede olabileceğim konusunda bir fikir veriyor: Lanet bir depodayım ve ‘öğütcü’mü burada bulamayacağım da doğru yanıt. Dışarı çıkmak için elimi kapının koluna uzatıyorum fakat muhtemel bir görevliye ait olabilecek bazı ayak sesleri beni bu hareketimden caydırıyor. Çakmağımı yakıp odayı incelemeye başlıyorum. Dar sayılabilecek bir yer olan bu depo raflarla süslenmeye çalışılmış. Boyu da fazla yüksek değil. Burada ışık adına bir şeylerin olup olmadığına bakmak için kafamı kaldırdığımda havalandırma deliğini farkediyorum. Rafların da yardımıyla tırmanarak kapağı açmaya çalışıyorum, bir kaç dakika içinde bunu başarıp deliğe giriyorum. Dehliz pek geniş olmasa da sürünmeye engel değil. Kötü tarafı buradan nereye çıkacağım hakkında en ufak bilgimin olmaması. Yarım saat kadar sürünüyorum ta ki o kahrolası konuşmayı duyuncaya kadar…
12 Dek-Tör, Yek-An ve bazı Piröfler arasında geçen konuşma
Üzerinde bulunduğum konferans salonundan aşağıyı dinlemeye başlıyorum. On dakika kadar dinlediğim konuşmadan heriflerin yeni bir “stupind def(n)etme yasası” çıkarmaya çalıştıklarını anlıyorum. İşte şimdi de Dek-Tör Sir II. Süh-Sük Büsküvit, yasanın inceliklerini açıklıyor:
– “…Hiç bir stupind’in ortalaması X7-d441.026S’dan düşük olmayacaktır. Olduğu takdirde sözkonusu stupind’(ler)e iki period boyunca iki kat harç ödettirilecek, aldığı dersler yeniden aldırılacak ve de yemek bursları elinden alınacaktır. Ayrıca spor kompleksinden bir period kadar yararlanamayacak, kız veye erkek arkadaşı varsa aralarının bozulması sağlanacaktır…”
Alkışlar dek-Tör’ün sözünü burada keserken arka sıralardan duyduğum bir piröfün sesi biraz şapşallık kokuyor. Bu adam saf mı ne?
– “İyi ama Sir Piröf Süh-Sük-Büs bu ortalamayı tutturmak hemen hemen imkansız, ayrıca bunu tutturmak için stupindlerin, hesaplarıma göre XZ de almaları gerekiyor. Fakat bildiğim kadarıyla bu not 124 yıl önce kaldırılmlştı…”
O anda Yek-an atılıyor
– “Daha iyi ya mirim , daha iyi ya !”
Bundan sonra duyulan kahkalar piröflerden bazılarının sandalyelerinden düşmeleriyle daha da gürültülü bir hal alıyor. Ben de hızla çıkış yolu aramaya başlıyorum. Sola, sağa, hayır hayır sola… Kahretsin bir an kafayı üşüteceğimi sandım ama nihayet çıkış yolunu bulduğumda içimdeki sevinç anlatılmaz boyutlarda. Şu anda girişteki büyük salonun üzerindeyim. Yine küçük bir temizlik odasına girip oradan çıkıyorum. Muhafızlara filan aldırmadan kendimi kapıdan dışarıya atıveriyorum. Fakat o da ne? Dışarıya fırlamamla kendimi 200-300 kişilik bir grubun içinde bulmam bir oluyor. Bugünkü eylemi tamamen unutmuşum…
13. Protesto
Onbinlerce kişiyi barındıran Okült bir stupind’ine bu kadar ihanet edemez.Herkesi ilgilendiren bok bir karar var ortada ve yalnızca 300 kişi. Sunturlu bir küfür savurarak kalabalığa katılıyorum. Bir kaç araba lastiği ateşe verilip Dek-Tör, Yek-an ve bazı Piröf’lerin kuklaları ateşe atılıyor. Eğlenceli bir grup ise şarkı söylüyor. “Şimdiki eylemlerle eski eylemlerin farkı neydi acaba, değişen ne?” diye soruyorum kendime. Yanıtı ben değil yine yıllar öncesine ait bir ses veriyor beynimin derinliklerindem:
– “…Eylemdeki en önemli yetiden biri bilinçli harekettir.Bir insan bilinciyle insandır. Kişiliği, onu çevreleyen bilinciyle birlikte hareket ederek davranışlarındaki tutarlılığı sağlar. İkinci yeti ise gülme yetisidir. Bir eylemde gerçekten gülebiliyorsan o eylem başarılı olmuş demektir. Eski insanlar, şimdi olduğu gibi yanlız kendileri için değil herkes için savaşırlardı, herkesin gülebildiği bir toplumun hayaliyle yaşarlardı. Gülen insanların olmadığı bir dünya onlara göre yıkım demekti…”
Toplum içinde bilinçli hareket eden ve gülümseyen bir birey olmak. Şu anda bu bir ütopya gibi gözünüyor. Hayatın yıkıcılığı hareketlerimizdeki tutarsızlığa yansırken duyarsızlaştık. Yüzümüzdeki tebessüm ise ancak bozulmuş sinirlerimizden kaynaklanıyor. Kafamı, etrafımı saran düşünce bulutundan kurtardığımda çevremizi saran 1500 kadar ‘milit-arya’ alayını farkediyorum. Milit-aryalardan 20 tanesi de görüntülerimizi ölümsüzleştirme çabası içerisinde. Kameraya, dişlerimin de oldukça çekici göründüğünü göstermek için sırıtıyorum, yeşil kafa da huzursuzlanıp kamerasını çeviriyor. “Bu mantıksızlığı henüz çözmüş değilim ve bir kaç bin yıl içerisinde de çözebileceğimi sanmıyorum. Hem bunları çekersiniz, metrelerce film harcarsınız, hem de hiç bir yerde yayınlatmazsınız. Peki ne skime çekersiniz, anlamıyorum.”
Ben bunları söylerken şato’nun penceresinden bir siluet görünüyor ve milit-arya’lara doğru haykırıyor:
– “Daha neyi bekliyorsunuz. Buraları ateşe vermelerini mi? Derhal harekete geçin!”
14. Son’a Yaklaşırken
“Hayatımdaki nefret döneminin başlangıcıydı bu sözler (belki de bitişiydi). Emir karşısında önce kısa bir tereddüt geçiren birlik, sonra üzerimize saldırdı. Protestocular kendilerini korumaya çalışsalar da üzerlerine vahşi hayvanlar gibi saldıranlar çok kalabalıktı. Elektrikli Cop’u yiyenler yerlerde acı içinde kıvranıyorlardı. Sonra tekrar tekrar aynı saldırıya uğruyorlardı. Kaçmaya çalışanlar için sonuç tam bir felaketti. Uzaklaşan insanların üzerine ateş açıldı ve…. Ve ortalık kana bulandı. Ağızları parçalanmış, burunları kırılmış, yüzleri dağılmış insanlar, sönmeye yüz tutan ateşin çevresinde elektrikli-cop darbelerinden kurtulmaya çalışırken, ölüm-kusanlardan çıkan ölümün yakıcı nefeslerini vücutlarında hissedenler cansız ya da ağır yaralı olarak yere serilmişlerdi. Bu arada kendimi korumaya çalışırken, bana acı veren kemiklerimi kıran cop darbeleri değil, insanların yüzündeki acıydı. Kırılan koluma aldırmamaya çalışarak yerde yatan iki arkadaşımı uzaklaştırmaya çalışıyordum. Her yer kan gölüne dönmüştü. Sağımda ve solumda cesetler üst üste yığılmıştı, ortada iğrenç bir şekilde yanık et kokusu vardı ve biraz önce şarkı söyleyen, dans eden bu insanların öldükten sonraki hallerini görmek dehşet vericiydi. Gözleri, sanki hepsi anlaşmışçasına anlamsız, anlamsız olduğu kadar da hüzün dolu bir şekilde gökyüzüne dönüktü. Anlamsızdı çünkü ortada anlaşılabilen bir şey yoktu. Olay her tür mantığın sınırlarını aşmıştı ve hiç bir mantık bu olayı açıklayamazdı. Hüzünlüydü, çünkü genç bir insanın cesedi hüznün ta kendisidir. Bunun dışında her şey koca bir yalandır.
Kurtarmaya çalıştığım insanlar kollarımda can verirken sağlam kolumu – teslim olduğumu gösterircesine – havaya kaldırıyorum. Ama iri bir kurşun büyük bir nefretle kırık kolumun zaten kırık olan kemiklerini parçalıyor. O anda beynimin dağıldığını düşünüyorum. Kurşunlardan biri omzumu biri de bacağımı delip geçiyor. Kendimi kaybederken bağırıyorum:

15. Son – Finalé – –
Benim son sözüm senin ilk sözün olacak,
Benim ilk sözüm belki de senin son sözündü.
(17)
Uzak bir yerlerde birisi şarkı söylemektedir…
” Gökyüzü yine kırmızı
Bulutlar yine siyah
‘Bırak ölüleri
Kendi ölülerini gömsünler’[2]
Deniz yine yeşil
Güneş yine mavi
‘BÜTÜN ÖLÜLERİN
MEZAR TAŞLARI AYNIDIR’ “[3]
1995‘
[1] Pavlos, Habercilerin İşleri, 17:23, İncil’den
* “Tanrıtanımazları bulduğunuz yerde öldürün!”, Kutsal Kitap VI. Bölüm 91. Bab
* Lao-Tzu, TAO-TE-CHING-XII
1 Cro-Magnon Adamı Homo Sapiens Sapiens’ten bir önceki evrim durağındadır.
2 Homo Erectus Erectus, Homo Erectus’un 1.5 milyon yıl önce Cava’da yaşayan alt türü
** GERÇEKTİR !!! (20. yy.’ın son on yıllık periyodunun başlangıç yıllarından birinde yaşanmıştır. Tarihinizi unutmak acılarınızı unutmaktır!)
[2] İsa , Matta 8:22 , Luka 9:60 , İncil’den
[3] Vernon Sullivan ( Boris Vian)’ın bir kitabı